YA DA Yasemin Çongar Bana benzemeyen iktidar olmasın 09 03 2010
Tek bir cümle, karmaşık görünen bir meseleyi şipşak özetler bazen ve meselenin aslında ne kadar basit olduğunu anlamak kadar, bunu anlamak için, o tek cümlenin zihnimizde cisimleşmesine muhtaç olduğumuzu fark etmek de şaşırtır bizi.
Yıllar önce lisede okurken, yaşlı bir edebiyat hocası ilk dersimizde böyle sarsıcı bir cümleyle özetlemişti “bütün” meseleyi.
İçeri girer girmez parmağıyla beni işaret edip “Sen öleceksin” demişti; sonra bir başkasına yaptı aynı şeyi, “Sen de öleceksin,” “Sen de...” “Sen de...”
İlk andaki dehşet duygumuzun yerini, “Hepimiz öleceğiz; ölümlülük bizi birleştiriyor ve yaşamak bu ortak kadere rağmen, bu ortak kaderle başa çıkmaya çalışarak yaptığımız bir iş...” düşüncesinin alması birkaç saniye sürmüştü.
O birkaç saniye, sanırım hayat hakkında, kendim ve başkaları hakkında biraz daha basit düşünmeme yardımcı oldu benim.
Öleceğimin yüzüme söylenmesinden ziyade, öleceğimin yüzüme söylenmesinin beni dehşete düşürmesiydi şaşırtıcı olan; ilk kez gördüğüm birisi öleceğimi söyleyinceye dek, hayatın basitliğini kavramamış olmam şaşırtıcıydı.
O birkaç saniyenin üzerinden çeyrek asır geçti.
Çeyrek asırdır ne zaman, herhangi bir meseleyi zihnimde biraz fazlaca evirip çevirmeye başlasam, basit bir cümle arıyorum. Mantıksız görünen bir davranışı anlamak, bir öfkeyi yatıştırmak, bir acıyı dindirmek ancak böyle basit cümleler sayesinde mümkün oluyor sanki.
Bazen kurtarıcı cümle kendiliğinden oluşuyor; bazen birisi söyleyiveriyor. Geçenlerde yine böyle bir cümle buldu beni:
“Bana benzemeyen iktidar olmasın...” Bir televizyon programında, Türkiye’de artık darbe olmayacağını, askerî vesayetin de aslında bittiğini ama sivil vesayetin ciddi bir sorun olarak karşımızda durduğunu anlatan bir meslektaşı izliyordum.
Bu cümleyi işittim.
Hayır, o meslektaş böyle söylemedi.
O daha ziyade, “Anayasa değişikliğini bu hükümet yapmamalı... Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başında Adalet Bakanı olmamalı...” gibi sözlerle, 12 Eylül rejiminin tasfiyesine de, yargı reformuna da karşı çıkmakla meşguldü.
O kakofoni içinde, nasıl olduysa oldu; “Bana benzemeyen iktidar olmasın” cümlesi zihnime düştü; ekrandaki meslektaşın her sözünün ekosuna dönüştü.
Türkiye’de 1960’dan bu yana bütün darbeleri yapan “askerler” kadar, askerî darbelerin 2010’da bile “bir ihtimal” olarak bir köşede durmasını isteyen “siviller”in de aslında kendilerine benzemeyenlerin iktidarından rahatsız olduklarını söylemenin yeni bir yanı yok kuşkusuz.
Ama bunu bu basitlikle söylemek, bir tür “olmak ya da olmamak” etkisi yaptı bende. Olup bitenin aslında bir iktidar kavgası olduğunu anlamamı kolaylaştırdı...
Yıllardır “askerî vesayet” sayesinde iktidar olmuş ya da iktidara yakın olmuş birtakım sivillerin, şimdi “iktidar bana benzemeyen sivillere geçecekse eğer, askerlerin vesayeti biraz daha sürebilir” diye düşündüklerini kavramama yardımcı oldu.
Son zamanlarda, Türkiye’deki siyasi rejimin nihayet değişmeye başladığını gösteren emarelerden rahatsız olanların bir bölümünün tepkilerine anlam vermekte zorlanıyorsanız eğer, size de bu cümleyi tavsiye ederim.
Yıllardır demokrasi istediğini varsaydığınız tanıdıklarınızın, demokratikleşme adımları karşısında huysuzlanması kadar, neden huysuzlandıklarını tam anlayamamak da sizi huzursuz mu ediyor?
Bu cümleyi kendi kendinize tekrarlamayı bir deneyin bence.
Demokratikleşmenin zamanlamasına öfkelenen “demokratlar”la, değişimin içeriğinden ziyade değiştirenin kimliğine bakarak değişimin karşısında duran “değişim yanlıları”nı anlayamıyorsanız, onların aslında iktidarda olduklarını ve iktidarı kendilerine benzemeyenlere bırakmak istemediklerini düşünün bir de...
Eğer bu da işe yaramıyorsa, üzülmeyin. Hepimiz
- Bana benzemeyen iktidar olmasın - 09.03.2010
- Altmış Beşinci Madde - 05.03.2010
- Kelebektik, birer tırtıl olduk hepimiz - 28.02.2010
- Değişime direnmenin patolojisi - 26.02.2010
- Hayırlı korku - 24.02.2010
- Onurlu askerin umutlu günü - 23.02.2010
- Tolstoy’u öldürmek, Babel’i yaşatmak - 21.02.2010
- Batı’nın İran ikilemi ve yeni bir taktik - 16.02.2010
- Bedenini unutup hayatı hatırlamak - 14.02.2010
- Toplumun morali - 12.02.2010
- Bahçeli bedelini öder - 10.02.2010
- Zaman ve yargı - 09.02.2010
- Yelkovansız bir zamanın romanı - 06.02.2010
- Yeter artık! - 05.02.2010
- Bir ‘devrim’in eşiğinde - 02.02.2010
|