BU YAKA Rengin Soysal Bilgi, enformasyon, dedikodu 09 03 2010
Sabaha karşı, ekranda Oscar törenini seyrederken öğreniyoruz Elazığ’da deprem olduğunu.
Aynı anda, dünyanın bir ucundaki bir ödül törenini canlı izlerken, başka bir coğrafyada yaşanan felaketten haberdar olabiliyor günümüzde insanlar.
Bu sefer, acı haber çok yakınımızdan, içimizden geliyor.
Kandilli Rasathanesi’nin açıklamasına göre 6,0 büyüklüğündeki depremde, elliden fazla vatandaşımızı kaybettiğimiz bilgisini alıyoruz.
Rasathane Müdürü Profesör Mustafa Erdik, öğleden sonra yaptığı basın toplantısında ise bölgede yoğun hareketlilik görüldüğüne dikkat çekiyor ve Doğu Anadolu Fayı’nda yeni yırtılmalar beklediklerini söylüyor.
Çok çabuk haberdar oluyoruz artık olan bitenden; iletişim araçları, bilgiye ve habere ulaşmayı çok kolaylaştırdığı için son on yıldır içinde bulunduğumuz döneme “enformasyon çağı” deniyor.
“Bilgi çağı” demeyi tercih edenler de var.
Bu tercih, enformasyon kelimesinin, haber alıp vermenin yanında bilgilendirme, bilgiyi yayma anlamları da taşıması nedeniyle kullanılıyorsa bir şey diyemem. Bilginin ‘değer kazandığı’ zaman dilimi olarak alınıyorsa, pek katılmıyorum.
Bilgi her devirde, her zaman kıymetliydi çünkü, hangi çağda, hangi toplumda olursa olsun önemsiz sayıldığı olmadı hiç.
Bilginin, beden gücüne oranla eskisinden çok daha fazla kazanç sağlaması...
Bilgi birikiminin bugün geldiği noktada, insan ve toplum hayatına getirdiği kolaylıklar...
Bu sayede bilimsel çalışmalara da geçmişe nazaran daha bol vakit ayırabilme, işbölümü ve uzmanlaşma imkânlarının artması, dolayısıyla bilim alanında ilerlemenin hızlanması inkâr edilemeyecek gerçekler.
Bana kalsa, yine de “bilgi çağı” adını vermektense “yaratıcılık çağı” derdim yaşadığımız on yıla.
İnsanlık tarihi boyunca, yaratıcılığın bu ölçüde getiri sağladığı başka bir dönem olmuş mudur, bilmiyorum zira.
Bir yandan da, bilgi akışı bu kadar yaygınlaşmışken, bilginin aslında bu derece az prim yaptığı bir zaman aralığı hatırlamadığımı düşünüyorum kendi yaşam süremde. Bu durumu ironik buluyorum.
Belki de insanlar çoğunlukla, bilgi deyince iletişimi, iletişim deyince de dedikoduyu anlıyorlar.
Twitter ‘âlemi’ şimdilik bu kulvarda gelinen son nokta.
İlk olarak 1980’lerde, “break, break arkadaş arıyorum” cümlesiyle hafızamıza nakşolan telsizlerle başlamıştı bu süreç.
Sosyal olmanın günümüzdeki karşılığı, twitter’da olmak.
Kaç “takipçin” varsa o kadar itibar sahibisin o dünyada.
“Takipçiler”, merak ettikleri, hayran oldukları insanların ne yapıp ettiğini bilmek istiyor, “takip edilenler” de onların bu meraklarını giderecek ‘bilgiler’ veriyor.
Kimsenin gerçek anlamda bilgiye ulaşmak için kullandığı pek yok enformasyon kanallarını.
Dedikodudan pek korkan, magazin muhabirlerini karşılarında görünce söylemediklerini bırakmayan bazı ünlüler, twitter’da kendi dedikodularını kendileri üretince ortada mesele kalmıyor.
Bu türden iletişim araçları, bilgi edinmeye ayrılacak vakti, dedikoduyla geçirmeye yol açabiliyor.
Bu arada Nöbetçi Filozof adlı, televizyonlardaki tek felsefe programı yayından kalkıyor, basına twitter’daki ‘geyikler’ kadar yansımıyor.
Entelektüellik “on adımda kişisel gelişim”, maneviyat draje haline getirilmiş yeni çağ öğretilerinden ibaret sayılıyor.
Geçenlerde, Mazhar Alanson’u elinde gitar, ağzında mızıka “Balyoooz balyoz, biz n’apıyoz” diye şarkı söylerken görmek içimi burktu benim.
Twitter’da yayınlamış bunu Alanson, ben ekranda rastladım.
Müziğine hep hayranlık duyduğum bir müzisyeni doğrusu böyle izlemek istemezdim.
Evde eş dost arasında, hatta bir kulüpte, bir barda daha geniş bir seyirci kitlesi arasında cereyan ettiğinde çok tatlı olabilecek, gülünüp eğlenilecek bir olay, çok sakil görünebiliyor böyle yayınlandığında.
Ve her şeyinizi herkesle paylaşıyorsanız, bazı şeyleri sadece onlarla paylaştığınız için özel olan insanlar olmuyor hayatınızda.
Sizin için özel olan kimse kalmıyor... Aynı şekilde siz de kimse için özel olmuyorsunuz... Sonra hakiki dostların, hakiki sevgilerin yokluğundan yakınıyorsunuz, o kalabalık ve ‘çok sosyal’ dünyanızda.
- Bilgi, enformasyon, dedikodu - 09.03.2010
- Üçüncü Cemre - 06.03.2010
- Kontrol hastalığı ve tevekkül - 27.02.2010
- Hazzın peşinde lezzeti unutmak - 16.02.2010
- Eski sinemalar - 06.02.2010
- Epeyce karmaşık - 02.02.2010
- Dur bakalım, ne olacak - 30.01.2010
- Feminist manifesto - 23.01.2010
- Nasıl uyarsa - 19.01.2010
- Eşitsizlikte eşitlik - 16.01.2010
- Günden kalanlar - 12.01.2010
- Normalleşememe - 09.01.2010
- Şifreleri çözebilmek ve yeni değerler - 05.01.2010
- Derin sulara doğru - 02.01.2010
- Türkler yılbaşı için ne yaptı... - 29.12.2009
|